30 Ara 2011

bu bir yeni yıl yazısıdır...

Mutfakta bir adam var, yemek yapıyor.
Üstelik o yemek  yılbaşı ağacı kadar güzel .
Adam mı ?
Yunan tanrılarından biri.
Güzel gülüyor.
Çok konuşuyor.
Ben mi ?
Aşık oluyorum .
Sonra mı ?
Muhtemelen beni fark etmeyip, yanımdan geçip gidecek.
Siz mi ?
Bütün yıl  bu hikayeyi okumak zorunda kalacaksınız.
Mutlu seneler , bütün hikayeleriniz güzel olsun...

23 Ara 2011

beyaz perde...


Bir haftadır sinemaya gitme planları yapıyoruz kız arkadaşımla, ajandalarımıza sarılıp.
Gün bizi yere sermemişse gecelerimizden birine, boylu boyunca çekmek istiyoruz o beyaz perdeyi.
Hiç boş vaktimiz yok oysa. En azından makul saatlerini bize ayıramıyor dünya.
Akşamları o değişen yasaları anlamaya , ben sözleşmeleri okumaya koyuluyorum.
Ara sıra birbirimize birşeyler sormak için konuşuyoruz gecenin içinde.
Vizyondaki flimlerden bahsediyor, bu haftanın nede yoğun olduğunu hatırlayıp susuyoruz..
Dvd'sini alırız nasılsa diye avutuyoruz kendimizi . Biz hayatı galiba hep sonradan seyrediyoruz.
Sanırsınız ki bu şehrin yükü ikimizin omuzunda. Ve koca kentte yalnız biz çalışıyoruz.
Dün iptal edilen bir organizasyon sonrasında spor salonunun koltuklarında oturup ortalığı toplayan kalabalığı izlerken, dedimki kendi kendime ,artık yeter. Sanırım ev kadını olmalısın.
Bu duygunun beni ne kadar mutlu ettiğini düşündüm.
Binlerce kadının o saatlerde evinde oturduğunu, uyumadan önce birşey okumak zorunda kalmadıklarını, gecenin bir saati telefonlarının asla çalmıyacağını, yine gecenin bir saati işleri gereği  olası aksilikler yüzünden marangoz,demirci, elektrikçi aramak zorunda olmadıklarını, herhangi bir konseri, tiyatroyu, paneli,semineri , ön sıralardan ( kuliste debelenmeden) izleyebildiklerini, en önemliside katıldıkları hangi etkinlik olursa olsun ,program biter bitmez orayı terk edebildiklerini düşündüm.
 En azındann elektrik kesintisinin ,konser için gelen kocaman  tırlar yüzünden olduğunu bilip paniklemiyorlardır .
Mum yakmaları yeterli, benimse şehri aydınlatmam gerekli.
Oturduğum yerde bu ve buna benzer şeyleri düşündüm bir saat boyunca,  bunca yıldır başıma gelen aksilikleri,zorlukları, yalnızlıkları,kaçırdıklarımı.
Belki de ilk kez çocuklar o durgun halimden ürküp birşey sormadılar bana , biri gelip kahve bıraktı yan koltuğa sadece. Teşekkür etmek için başımı kaldırdım, ama adını hatırlayamadım . Kuru bir sağol çıktı dudaklarımdan sadece .
Ne kadar çok insan tanıdığımı ama onları ne kadar az tanıdığımı düşündüm.
Oysaki böyle bir hayat için eğittim kendimi, bunlar için okudum, bunlar için şehirler geçtim, bunlar için mücadele ettim ,  bunlar için vazgeçtim birçok şeyden.
Belki de yanlış yaptım birşeyleri...
Sıralamada ufak bir hata, zamanlamada ufak bir kayma.
Kocaman bir tır hayatımın orta yerinden geçiyor gibi hissediyorum dünden bu yana.
Ve mum yakmaktan daha kolay geliyor şehri aydınlatmak...
Belki bir film izlerim geçer tüm bunlar.


19 Ara 2011

şimdi...



Ben dünyayı ısıtamam.
Kendi bedenime yetmiyor sıcak.
İnsan yoksunsa birşeyden onu vaad edemezki.
Ama öylemi ...?


17 Ara 2011

senden önce...

Ben ,seni sevmeden öncede,  kendimi öldürmeye çalışıyordum.
Sigara içiyordum mesela, kasksız motora binip her seferinde yakalanıyor, hem hızdan hem kasksızlıktan ceza yiyordum ama rüzgarda ağlamaya devam ediyordum.
Geç yatıyordum yine, bedenim solucan gibi omurgasızlaşana dek gecenin içinde dolaşıyordum.
Eskidende ya çok yiyor yada yemeyi unutuyordum, gecenin üçünde makarna yapıyor bazende sadece günlerce kahve içiyordum.
Kaz tüyü montumu neden satın aldığımı hep unutuyor, askılı elbiselerle soğukta, yağmurda bu şehri adımlıyordum.
O yüzden üzülme , sen gittin diye değil bu haller.
Senden önce de kendimi öldürmeye çalışıyordum...

13 Ara 2011

vazgeçmek bir zaman birimi aslında...

Tıpkı  bin yıllar , günler,saatler, dakikalar, saniyeler gibi.
Vazgeçmek bir zaman birimi aslında.
Ve şimdi.
Vakit, vazgeçmeye yaklaşıyor sevgili...

this bitter earth...


Dinah Washington iki gündür this bitter earth'ı seslendiriyor odalarımda.
Max Richter de müziğiyle eşlik ediyor ona.
Hüzünlü bir adamla, hüzünlü bir kadın sesi.
Biri ölümün dinginliğini, diğeri var olmanın o garip kırılganlığını anlatıyor bana.
Öylece durup dinliyorum onları.
Kıpırdarsam , hissettiğim o huzurun yerle yeksan olmasından korkuyorum.
Ölümün kendisinden bile beter bulduğum ölüm korkumdan eser kalmıyor ve yaşamın içinde  kaldıramadığım kargaşalarıma gülümserken buluyorum kendimi.
Max Richter ölümü dingin bir nehir gibi fısıldıyor kulaklarıma, Dinah Washington yaşamı.
Oysaki , Dinah Washington 1963 yılında sonsuzluğa doğru yol alırken, Max Richter 1966 yılında dünyaya geliyor...
Zaman böyle birşeydir belkide...kimbilir  belkide bunca zaman  biz yalnış anlamışızdır.

10 Ara 2011

bu sabah...

 


Her zamanki gibi panikle doğruluyorum yataktan, oldum olası öyle sakince gerine gerine uyanamamışımdır ben. Muhtemelen ruhum bu yüzden hep ardımdan koşuyor, yorgunluğuda ondan.
Ah ben ne dertler çektim demiyordur yani, ah ben hep unutuldum bir yerlerde tükendim koşmaktan diyordur büyük ihtimalle.
Salonda duran telefonuma sarılıyorum aynı telaşla, hızla numarasını buluyorum yürüyüş için sözleştiğim arkadaşımın, açıyor hemen telefonunu . Günaydın bile demiyorum  kıza. Uyuyakalmışım özür dilerim diyorum, hemen kahvaltımı yapar inerim yanına, on dakika ver bana olur mu ?
İyide buluşmamıza daha bir saat var, geç falan kalmadın diyor.
Oysa eminim geç kaldığıma, emindim en azından.
Duvar saatine bakıyorum , haklı , bir saat var buluşmamıza.
Birşeyler geveleyip kapatıyorum telefonu, koltuğa çöküp ruhumu yanıma çağırıyorum.
Uzun zamandır böyle uyanıp,böyle yaşıyorum ben.
Ya vaktim çokmuş gibi geliyor  yada hiç vatiksizmiş gibi telaşa kapılıyorum.
Kaçırmaktan korktuğum anları kovalıyor, kaçsın istediklerimede hep yakalanıyorum...

9 Ara 2011

an-kara


Telefonda başıma gelen garip hikayeleri ardı arkası kesilmeden anlatıyorum arkadaşıma  , o  da kahkahalarla  tekrar anlatıyor  hasta yatağındaki annesine söylediklerimi.
Garip bir komedinin içinde , gülerek azraili defedebilirmişiz gibi acılarımızı oyalıyoruz böylece.
Herşey yolundaymış gibi,herşey yerli yerindeymiş gibi...
Lapa lapa kar yağıyor diyor arkadaşım .
Ankarada ki  evinde , penceresinden karı izlerken o kırılgan yüzünü cama dayayışı geliyor gözümün önüne.
Sonra beyaza bürünmüş sokak ,arabalar,ağaçlar.
Sonra soğuk, üşüyen ellerim, mavi halk otobüsleri .
Çok sonra otobüsün camında başka bir  yüz...
Ankara bana hep ölülerini hatırlatıyor, gömmeye kıyamadığım.

6 Ara 2011

bulutsuzluk...


Yine de inanalım biz yalanlara...bir süre daha.
Sabah olunca, gerçek  gün ışığıyla vursun yüzlerimize.
Işık daha katlanılır kılıyor acıları nasılsa.
Yoksa zifiri karanlığımızla atlatamayız bu ikili yalnızlığımızı.
O yüzden geceleri az konuşuruz ikimizde...ve genelde çaresizliğimizden öteye gidemez sevgimizde.

1 Ara 2011

gece nöbeti...




İnsan zamanla aşkada uzak düşüyor.
Ardımızda bıraktığımız onca şehirler gibi.
Hep özlemle anılan ama bir türlü tekrar varılamayan o kentler gibi.
 Bu günlerde böyle düşünüyorum nedense.
Durup  dururken değil elbette.
Bir nedeni var...