17 Kas 2011

Düğme...

Sehpanın üzerinde oturuyorum onu dinlerken.
Mobilyalar kadar yorgun, bekar evi kadar dağınık ,sehpa kadar ortasındayım hayatın.
Yüzüme bak diyor seninle konuşurken.
Bense kazağımın kolunu çekiştiriyorum .
Kurtulmak istiyorum kendimden, giysilerimden, derimden, sonra geriye her ne kaldıysa ondan kurtulmak.
Oysa tüm bunlara son vermenin daha kolay bir yolu var , biliyorum.
Utancım , yaz günlerinden uzun, o temmuz ortasında.
İlk iltica.
Vatanımdan sürülmüş, sürdürülmüş yada bilerek ve isteyerek terk etmişim ait olduğum toprakları.
Nedeni,acımın yanında öylesine önemsiz kalmış ki, belkide unutmuşum.
Karanlık bir kuyudan konuşan adam, en az benim kadar yabancı.
Yine de bu ilticanın memuru o.
Kimlik tespitim sırasında yüzüne bakmam, kurallarını duymam ve kararımı vermem gerekiyor.
Umrumda değil oysaki ,bir yere yada hiçbir yere ait olmak.
Umursadığım tek şey kazağım o sırada.
Elimi tutuyor,ben ağlıyorum.
Neden ağlıyorsun diyor, biraz çaba harcasan,beni anlasan diyor.
Susuyorum, susunca herşey çözülür sanıyorum,kimse kırılmaz, incinmez, öylesine geçeriz eşikten.
O sorular sordukça öfkeleniyor, susmayı sürdürdükçe, çekiştiriyorum kazağımın kolunu.
En sonunda kazağın kolundaki düğmeyi söküyorum, elimde öylece kalakalıyor siyah düğme.
Adam hala neden ağlıyorsun diyor.
Apansız, avucumu açıp düğmeyi gösteriyorum.
Onu söktüğüm için canım yanarmış gibi...
Sökülmeseydi, istediği cevapları verebilirmişim gibi...

0 yorum: