30 Ara 2010

şans müziği...

Ah nasıl kızıp, bağırmak istiyorum sana bütün olup bitenler yüzünden. Herşeyin nedeni,suçlusu,günahkarı, belalısı sen ol istiyorum. Çünkü yorgun düştüm kendime öfkelenmekten. Ağlayıncada geçmiyor üstelik. Aksine daha fazla göz yaşı, daha fazla hüzün istiyor ruhum benden. Kurbana doymayan korkak tanrılardan biri o artık. Korkularıyla korkutanlardan üstelik. Biliyorum ne söylesem kabul edersin sen şimdi. Üstelik beni sakinleştirmek için falan da değil. Öyle sanırsın çünkü. Bana hep inanırsın sen. Sana hep inanırım ben. Ve böyle sürüp gider asırlardır ikili yalnızlığımız.

27 Ara 2010

mevsimler değişir(mi)


Yine yaz olsun sevdasına tutuldum, biraz erken girdim ben bu krize bu sene. Utanmasam yılbaşı gelmeden yaz gelsin diyeceğim , Ki demiş bulundum. Küresel depresyonum mevsim değişikliğine acil ihtiyaç duymakta. Ruhet-i haliyem budur efendim.

26 Ara 2010

18:48...


En çaresiz anında hep en sevdiği düşer ya insanın aklına. Düştüğün yer biraz dağınık bilirim. Toparlamak elbet bana düşecek yine. Sen burda ol ama. Bir köşesinde bekle ruhumun. Herşey göründüğü gibi işte,gereksiz onca şeyle dolmuş içim. Aradığım şeyi kaybetmem çok doğal. Birazını atmam gerekirdi elbette. Gitmesi gerekenler hep kalıyor, kalması gerekenlerde gidiyor nedense. Belki de biz yanılıyoruzdur. Bilmiyorum.Milyarlarca insanın bir bakıpta geçtiği yaşlı hanın odalarında nice bavullar, mektuplar, sıcak tutacağı sanılan paltolar unutuldu. Lafı olmaz bu içimdeki kalabalığın. Yinede ağır, yinede zor geliyor. Geçecek herşey , daha öncede olduğu gibi. Yeter ki sen şuracıkta dur. Konuşmasanda olur.

pazar...

Dingin pazar... İnsanı kendi içine götürüyor her zaman. Tembel , uyuşmuş , sakin bir ruhla pencereden saatlerce dışarıya bakabilirim böyle günlerde. İklimler değişir, mevsimler değişir . Hep aynı başlangıç , aynı son. Şikayet değil bu. Kendime ayırdığım bu tek günde sohbet edecek en yakınım ,yine kendim olduğumdan çok şey öğrenir, çokça şeyden vazgeçerim. İçimdeki karanlıklara girmekten, eski sandıkların gıcırdayan kapaklarını açmaktan hiç korkmam. Elime canımı yakan eşyalar kadar, gülümsetenlerde geçer elbette. Eski bir sinema bileti mesela, arkasında birkaç isim, şükür hala hayattalar. Ve tanıdık bir koku, eski bir pazar sabahına ait. Sahildeki kahvede saksısında salınan ,ellerimizi üzerinde gezdirdiğimiz fesleğen mesela. Pazar günleri eskicidir benim için. Kalabalığın birazını elden çıkarıp, yeniyle yer değiştirdiğim.

20 Ara 2010

bir an...


Keşke süzülebilseydim bu kentin üstünde,kanatlarımın altına alabilseydim tüm acılarını. Sıcaklığın yok edemeyeceği acı, biraz sevginin onaramayacağı yara yoktur diye düşünüyorum.
Belki de bu yüzden çığlık çığlığa dolanıyor martılar üzerimizde...

18 Ara 2010

nedensiz..


Terk edilmiş kenttir kalplerimiz,bütün cömertliği talan edilmiş...

16 Ara 2010

zaman dilenmek...


Biraz daha vaktimiz olsaydı keşke , birer kahvelik daha mesela. Anlatacak çok şey birikmiş belli ki. Çünkü birimiz adliye koridorlarında, diğerimiz sokaklarda koşturup duruyoruz. Vakitsizlikten yana dert yanıyoruz. Telefonlarda kısa cümleler kurup, şuradan çıkınca, buraya gitmeden önce, oradan geçerken şu kadar zamanım var, bilmem kiminle buluşmadan önce yada sonra gibi cümlelerle, birbirimize ve aslında kendimize zaman yaratmaya çalışıyoruz. Günümüz kadınının bitmez tükenmez maratonunda , bütün engeller hep zamana takılıyor nedense. Geleni gideni bol hanlara dönmüş hayatlarımızın içinde , hizmet ehli ruhlarımızla itaatkar köleleriyiz zamanın. Bir fincan kahve içmek için durakladığımız cafelerin masalarında telefonlarımız , arasından not kağıtlarının fışkırdığı ajandalarımızla dostluğumuza, arkadaşlığımıza , yalnızlığımıza, yabancılığımıza, zaman ayırıyoruz. Sadece on dakika. Ve dertlerimizi dinlesin istemiyoruz karşımızda ki, dertlerle dolu yaşamlarımızın biraz gülmeye, biraz umursamamaya , biraz boş vermeye ihtiyacı var çünkü. Hayatın bize sunduğu mutsuzlukların üzerinden, sanki bize hiç dokunmadan geçmişler gibi bahsediyoruz .
Öyle ya söylemedim ben sana değil mi, ayrıldık biz. Bitti işte , iyiyim şimdi. Meral de babasını kaybetmiş, haberim yok muydu sahi. Başı sağ olsunmuş . Olsun tabi. Soluksuz iyi dileklerle doldurulan ,kısacık anların arkasına gizlenmiş, zamanın bizi yakalamamasını umuyoruz .Mümkün değil. Göz kıyılarımıza yerleşmiş çizgilerin içinden umut kadar umutsuzlukta sızıyor artık. Koşuyoruz. Sevdiklerimiz, sevemediklerimiz, kırgınlıklarımız, yalnızlıklarımızla birlikte. Birbirimize çarpmasak zamanın içinde , ölü bile denilebilir bizlere. Bu günlerde böyle düşünüyorum nedense.

12 Ara 2010

özlem...

Eskiden daha kolaydı herşey, taze fasulyeyi annem yapardı en basiti. Hazıra konan şanslılarıydık zamanın. Kilosunu tartmadan bilemediğim fasulyeleri(annem eliyle kaldırıp anlar her daim )temizlerken böyle düşündüm nedense. Biraz anne şefkati istiyorum galiba ben bu günlerde. Sesi yetmiyor bana. Kokusunuda istiyorum. Kocaman bir kadınken başımı çenesinin atına sokup inip kalkan göhsünde atan kalbin , beni sonsuza dek sevme garantisini tekrar hatırlamak istiyorum. Prematüre bir bebektim nitekim, hep aç kaldım anneme...

5 Ara 2010

karmaşa...

Ne kadar kaçarsanız kaçın , bazı durumlarda muhakak ki uğranılması gerekir o istasyona. Tam da ordayım. Daha öncede bulunmuştum. Her seferinde aynı görevliler karşılasa beni bir aşinalık olurdu elbet, iki muhabbet etmişliğimiz, bir fincan kahvenin hatırı vesaire. Değişir yüzler. O nedenle deneyimler pek işe yaramaz. Baştan başlamak gerekir her defasında...